
Seattle Mariners vs New York Yankees - pick: over 7.5 Sonuç: 1-3 LOST
Tampa Bay Rays vs Cleveland Indians - pick: Tampa Bay Rays Sonuç: 5-2 WON
Washington Nationals vs San Diego Padres - pick: San Diego Padres Sonuç: 1-7 WON
Mehmet Topal'ın Valencia'ya satılmasından sonra bölgenin doldurulması için transfer edilen Lorik Cana kişisel fikrimce muazzam bir tercihtir. Marsilya formasını kaptan olarak giyen ve yüzün üzerinde maçta görev alan Cana, geçen sezon Sunderland'e transfer olmuş ve burada da sahip olduğu lider özelliklerinden ötürü kaptanlık görevi teknik direktör Bruce tarafından kendisine verilmişti. Sunderland kulübünün resmi sayfasında neden kulüpten ayrıldığına dair kısa bir röportajı bulunuyor. Öncelikli nedeninin Arnavutluk'ta yaşayan ailesine daha yakın olmasından söz edilmiş. Bunun dışında aynı yazıda Galatasaray'ın şampiyonlar liginde oynayacağı haberi epey manidar olmuş çünkü ya birileri Cana'yı kandırdı (tabii ki espri) ya da o yazıyı her kim yazdıysa kimin nerede oynayacağından haberi yok.
Wimbledon erkeklerde ne kadar ağır favori olduğunu gösteren Rafael Nadal, Andy Murray'i istediği an istediği yerde forehand olsun backhand olsun nasıl dize getireceğini herkese gösterdi. Öyle ki, eğer inandığı bir atış yapıyorsa sahasını tamamen boş bırakarak balyoz gibi indirdiği forehandiyle Murray'den sayıları almasını bildi. Maçı 3-0 kazanan kazanan Rafa, finalde Tomas Berdych'in rakibi oldu. Maçın setlerine baktığımızda ilk set 6-4 Nadal üstünlüğüyle tamamlanırken, maçın en heyecanlı seti olan ikinci set tie breake gitti. Tie breakte tam üç kez ipten dönen Nadal, belki de maçı 2-0'a getirerek Murray'nin tüm planlarını bozmuş oluyordu.
Maçın başından sonuna hırslı ve finali istiyorum modundan çıkmayan Berdych, Novak Djokovic'i 6-3 7-6 6-3 ile setlerde 3-0 geçerek adını finale yazdırdı. İkinci seti Djokovic'in alma ihtimali vardı açıkçası fakat yaptığı forehand hataları affedilemez derecede olduğu için ve bu fırsatları Berdych çok iyi değerlendirdiğinden Djokovic'in elenmesi sürpriz olmadı. Maç öncesi tahminim de doğru yönde olduğundan ötürü sonuca daha çok sevinmiş oldum. Berdych sevdiğim raketlerdendir ve kariyerinin en iyi dönemini yaşıyor kendisi. Çek tenisi için de muazzam başarılardan biri oldu onun Wimbledon'da finale yükselmesi. 

Wimbledon bayanlar yarı finalinin ilk maçı Vera Zvonareva - Tsvetana Pironkova arasında oynandı. İlk sete hızlı giren ve özellikle backhandleriyle Zvonareva'yı hayli zorlayan Pironkova ilk seti 6-3 kazanmasına rağmen Zvonareva'nın tıpkı çeyrek finalde Kim Clijsters karşısında geriden gelip maçı kazanmasına engel olamayarak setlerde 6-3 3-6 2-6 kaybetmekten kurtulamadı.
B grubunun açık ara favorisi kadrosu hücum açısından yıldızlarla dolu Arjantin. Diego Maradona'nın yönetimi altında ki "Mahallenin Kötü Çocukları", uzun zamandır, hatta 1990 İtalya'dan beri potansiyellerine bir türlü ulaşamadılar. Kadrosunda Messi, Agüero, Javier Mascherano , Esteban Cambiasso, Juan Veron, Maxi Rodriguez, Diego Milito, Carlos Tevez gibi isimleri bulunduran "La Celeste"nin Afrika yolunda ki macerası, beklenenin ve olması gerekenin aksine oldukça zorlu geçti. Peru karşısında Martin Palermo'nun ayağından gelen gol ve Uruguay deplasmanında ki yoğun stres altında ki maçı kazanıp 28 puanla kolay sayılabilecek Güney Amerika grubundan ancak 4. olarak çıkabildiler. Yine de Diego bütün bunların üstüne, kendi zaferini oldukça epik bir şekilde anlattı. Bu organizasyonun tarihine ismini altın harflerle yazdıran Tangocuların hocası Maradona zaferin nasıl geleceğini şu sözlerle anlatıyor; "Bir adamın Dünya Kupası'nı öpmesi kadar güzel bir duygu yoktur ve bunu yapabilmesi için fedakarlık dolu 30 gün geçirmesi gerekli. Bu başarı bulutlara dokunmak gibi. İki kez Dünya Kupası'nda oynadım ve bunun nasıl yapmamız gerektiğini biliyorum." Benim gibi Arjantinseverlerin de Maradona'ya yürekten inanmak istediğini ama bunun pek de mümkün olduğunu düşünmüyorum. Rakiplerine bakarsak oldukça geride duran Arjantin'in defans hattı pek etkileyici olmasa da hücumu gerçekten göz alıcı isimlerle dolu. Eğer, gerekli dengeyi kurarlarsa onları çok daha ileride görebiliriz. Kore/Japonya'da ki performanslarının üstüne Almanya'da güzel başlayıp, Berlin'de Almanya karşısında penaltılarla şanssız bir şekilde yolculuklarını kısa kesmek zorunda kalmışlardı. Grupta 3 maçı da rahat kazanması gereken Arjantin'in konu potansiyeli kullanmak olunca onlara güvenmek gerçekten imkansız.
Grubun son sırasında olması beklenen ve sürpriz arayan Güney Kore'nin başında önemli isimlerin arkasında çalışmış olan Huh Jung-Moo var. Advocaat ve Guus Hiddink'ten öğrendiklerini yansıtmaya çalışan HJ Moo'nun en güvendiği Taeguk Savaşçısı hiç kuşkusuz Park Ji-Sung. Yine de Almanya ve İsviçre'de şansını iyi kullanamamış ve bu sene Monaco'da kendini ispatlamaya çalışan Park Chu-Young forvette başarılı bir fırsatçı. Daha önce söylediğimiz gibi Kore'nin bu Dünya Kupası'nda bir adım ileri gidebilmesi için onlar adına bütün gezegenlerin sıraya girip, futbol şansının, tanrının yanlarında olması gerek.
Dünya Kupası'na doğru giderken bir yandan bu organizasyonun ev sahipliğini yapacak stadları da tanıyalım. İlk durağımız elbette ki finalin sahibi.
Dünkü sıralama turu ardından ilk iki sıraya yerleşen Red Bull-Renault takımı yarışta da hegemonyasını göstererek Malezya'yı maksimum 43 puanla tamamlamış oldu. Yarışı Sebastian Vettel ilk sırada tamamlarken, Mark Webber ikinci, Nico Rosberg ise Mercedes GP adına ilk kez podyum görerek üçüncü oldu.
Tıpkı geçen yıl olduğu gibi bu yıl da Malezya'da yoğun yağmur yağışı var. Sıralama turundaki sonuçlar bu yağmura bağlı olarak sürprizlere sahne oldu. Sıralama turundaki yağış, yarın yapılacak yarışta da bekleniyor. Sürpriz dedim çünkü Jenson Button, Lewis Hamilton, Felipe Massa ve Fernando Alonso ilginç bir şekilde çok geride kaldılar. Yarın ilk 10 sırada yarışa başlayacak sürücülere göz atalım.
Bir zamanlar Danimarka futbolu denince akla ilk gelen kulüptü Brondby IF. Peki bu Dansk kulübe neler oldu da adını sanını duymaz olduk? Danimarka Süper Ligi'nde son şampiyonluğuna 2004/05 sezonunda uzanan Brondby kulübü, o tarihten bu yana dişe dokunur hiçbir başarıya imza atamadı desek yeridir.
Allianz Arena'da dün gece bir bakıma rövanş maçına çıkan Bayern München, Manchester United'ı tıpkı o 1999'da 90. dakikada yediği gole nazire yaparcasına yenmeyi başardı. Bu kez önde olan taraf Man Utd'dı ve geriden gelerek maçı kazanan Bayern oldu. Muhtemeldir ki bu sonuç Bayern München'e yetmeyecek fakat moral depolamak açısından önemli bir galibiyet aldılar. Ayrıca maçın ikinci yarısı Man Utd adına "kayıp" kavramından öteye geçmedi.